27 Kasım 2012 Salı

KAFAMIN İÇİNDE BİTMEYEN SENFONİ

Yedi yıl  önce bir gece uyumaya çalışırken rüzgar sesi gibi bir uğultu fark ettim. Bu uğultu her gece devam etmeye başlayınca hayli bilge bir edayla aparmanın su borularında bir problem olduğuna kanaat getirdim, çünkü duyduğum ses tam da böyle birşeydi. Sonradan bana hep çok komik geldi ama insan duyduğu bir sesin başının içinden gelebileceğine ihtimal vermiyor. Bir gece banyoda sessizlikte gene aynı uğultuyu duyunca kavradım, ses borularda falan değildi, ses benimle birlikte geliyordu, kafamın içindeydi. Tinnitus, kulak çınlaması tanısı kondu. 'Tıp artık çok ilerledi.' klişesinin çuvalladığı durumlardan biri... Evet, robotik cerrahi bile var artık ama kulak çınlamasına yapılacak birşey yok.

Gün içinde etrafda pek çok ses olduğu için çok nadir duyuyordum sesi ama geceleri yatınca sessizlikte çok rahatsız edici. Tam bugünlerde bir arkadaşım  'çınlasın dursun, n'olucak ' dedi, söylemesi kolay uygulaması çok zor, en azından o günlerde öyleydi. Aynı yıl Paris'de çok çok sessiz bir stüdyoda yaşamaya başladım.Çınlama gündüz de fark ediliyordu artık. İnternette tinnitus gruplarını takip ediyordum ve anladım ki bu gruplar moralinin daha da bozulmasına neden olabiliyor. Ben odaklandıkça ses daha tahammül edilmez oldu, artık geceleri uyuyamıyordum. Sabah 6'ya doğru uykusuzluğa daha fazla dayanamayıp zar zor dalıp günün anlamsız bir saatinde uyanıyordum. Günler geceye, geceler günlere karıştı. Ben artık sessiz bir ortamda bir daha tam sessiz kalamayacağımdan korkar olmuştum. Mutlak sukuneti şiddetle özlüyordum.

Sonra ne oldu? Kabullendim. Bu sese direnmeyi bıraktım, artık ondan kurtulmak için çareler, tedaviler aramıyordum. Tinnitus gruplarından çıktım. Kafamın içindeki sesi kabullendikçe ona daha az odaklanmaya başladım ve hatta bir süre sonra onu yok saymaya başladım. Uykularım düzene girdi, moralim düzeldi, normal hayat ritmime döndüm. Yedi yıldır çınlama devam ediyor, hala 'mutlak sukunet'i özlüyorum ve içimde bir his bir gün olabileceğini söylüyor. Şimdi 'Çınlasın dursun.' diyen arkadaşımı anlayabiliyorum, çınlayıp duruyor, aldırmıyorum, kulaklarımda bitmeyen senfoni ile yaşıyorum.

Gelelim ne öğrendiğime..Benim tinnitus sorunsalıma karşı geliştirdiğim 'yok sayma' stratejim aslında 'sorun' olarak addedilen pek çok duruma uygulanabilir. Odaklanırsan büyür. Herşeyi denedin değişmiyorsa, düzelmiyorsa bırak gitsin. Kolay mı? Söylemesi kolay, uygulaması imkansız değil, gördüm.









15 Kasım 2012 Perşembe

VERONİCA'YA MEKTUP VI

Sevgili dostum Veronica,

Günler ard arda ilerlerken kendimizi boya, badana, tadilat gibi işlerin ortasında buluverdik. Bilirsin bu işleri oldum olası sevmem, her aşamasında birşeyler ters gittikçe (ki her zaman ters giden birşeyler olur) gerginlik yaşarım. Daha doğrusu yaşardım. Artık tüm bu tadilat işlerini hayatın devamlılığı olarak algılıyorum. Bir nevi yenilenme, canlanma. Şimdi benim için angaryalıktan çıktı hatta büsbütün sever oldum bu harala güreleyi.

Kendini ruhsal ve fiziksel olarak 'gitmelere' alıştırdığını yazmışsın. Ben de söz verdiğim gibi sana şehirlerin şehrini anlatayım yavaş, yavaş. Elbette Eyfel kulesi falan diye başlamayacağım. İstemediğin kadar karşına çıkacak zaten metal beyefendi . Şimdilerde akşamları saat başı yanıp sönen ışıklar içinde yani gündüz görmesen gece mutlaka gösterir o kendini sana.

Ben bu şehirde en çok sokakları sevdim. Anlatmayı bir türlü beceremediğim, tarif edecek sıfat bulmakta zorlandığım son derece kendine özgü, mistik bir hava var bu sokaklarda. Sanırım bende ve pek çok kişide bağımlılık yapan işte bu anlatılamayan. Şair: 'İçkiye benzer birşey var bu havalarda' demiş ya ben de bu sokaklar için benzer şeyler hissediyorum 'sarhoş ediyor insanı, sarhoş'. Sözün kısası, sana şiddetle yürümeni öneriyorum sevgili dostum, uzun uzun yürü. Yürüdükçe önünde aniden ne güzellikler belirecek şaşacaksın, ilmek, ilmek işlenmiş çünkü bu şehir.




Benim en sevdiğim sokaklardan biri 5. bölgedeki Rue Mouffetard'dır. Eğer Krzysztof Kieslowski'nin 'Trois Couleurs' film üçlemesinden 'Mavi' yi izlediysen (ne güzel filmdir o)  bol bol ve uzun uzun gösterir bu sokağı. Kafelerle, güzel küçük restoranlarla ve insanlarla dolu, nabız gibi atan, sevimli ve hayat dolu bir sokaktır. Bir sene yeniyıla bu sokakta küçük bir restoranda girmiştim, Rue Mouffetard, mübalağa edilmemiş ışıklandırmaları ve sade süslemeleri ile yeni yılda da çok güzeldi.




Hemingway, Rue Cardinale Lemoine'da bir apartmanda yaşarlarken bu sokaktan alışveriş yaparmış.'A moveable Feast' kitabında ' bu mükemmel, kalabalık pazar sokağı Place Contrescarpe'a kadar sürüklenir' diye bahseder. Amelie'nin de burada alışveriş ettiğini turistik bir not olarak ekleyip mektubumu bitiriyorum.

Git ve kendi gözlerinle gör. İnan.

Hamiş: Bu sefer gönderdiğim fotoğrafları ben çekmedim.

E.

10 Kasım 2012 Cumartesi

İŞİMDEYİM, GÜCÜMDEYİM, GÜCENMEDEYİM



Havalar soğudukça iş hayatı ile ilgili kaygılarım artıyor. Güzel havalarda, sık sık kaçıp soluklandığımı, yenilendiğimi hesaba katarsak bunu anlamak zor değil. Elbette her insan kaçmak ihtiyacı duymayacağı tam tersi ayrılmaktan imtina edeceği işlerde çalışmalı. İnsan ömrünü ve çalışarak geçirdiğin zaman dilimini de hesap ederek düşünürsen aksi bir durumun gayri insaniliğini anında kavrıyorsun. Gel gelelim bu sözler telaffuzda güzel de tatbik edecek dış koşullar ve bunu hissedebilecek beşeri özellikler gerekiyor. Bu özelliklerden kastım kötünün içindeki iyiyi, çamurdaki çimeni görebilecek vasıflara sahip olmak. Bu yoksa zaten nafile, ütopyanın ortasına da düşsen gene vah vahlanacak birşey bulursun. Bende az çok  iyiyi görecek göz var da en azından bazal şartlarda dış koşullara ihtiyaç duyuyor bünyem. Bu koşullardan kastım boyası, sıvası değil elbette, öncelikle her işyerinin bir felsefesi olmalı: ekonomik çıkarların üzerinde tutacağı insani değerlerden oluşmuş bir felsefe.

Her çalışan çalıştığı yerde birey olarak var olabilmeli, kendi olabilmeli ki potansiyelini, yeteneklerini ortaya koysun. Gerekli zemin sağlanmazsa ve üstelik kişi sadece  tekel tarafından önceden  belirlenmiş bir minvalde hareket etmeye zorunlu tutulup tüm yaratıcılığı, özgünlüğü ve biricikliği baltalanırsa sadece sustalı maymun misali çalışanlar oluşur. Böyle bir işyerinin sıradanlıktan kurtulup parlaması bana göre mümkün değil. Belki para kazanılabilir, parlamakla para kazanmayı bir tutmuyorum. Başarı bunun çok ötesinde bir mefhum.
Çok paralar getirmese de bir sisteme, felsefeye sadık kalıp çalışmak, çalışanların her birinin kendini geliştireceği, kendini değerli ve mutlu hissedeceği bir çalışma ortamı yaratmak ve nihayetinde herkesin birbirini sevdiği, saygı duyduğu, hoşgörü ve yardımlaşma olan bir aile oluşturmak,benim için gerçek başarı tanımıdır.

İnsanların 'esas' hayatlarına saygı duymak ve insani çalışma saatleri ve ücretleri belirlemek bu yolda atılacak ilk minik adım. Verimli çalışma stratejileri oluşturulursa aynı miktarda iş çok daha kaliteli bir şekilde daha kısa çalışma saatleriyle yapılacaktır. İnsanların işyerlerinde boş boş geçirdikleri saatleri görüp duydukça buna daha derinden inanıyorum. Böylece çalışanın hayatını bir işe vakfettiği hissi yerini insani çalışmanın, verimliliğin huzuruna bırakacaktır.

Bu yazdıklarımı işverenlere okutsak pek çoğu yazdıklarımı ütopik bulup beni hayalperest olarak yaftalıyacaklardır. Ama biraz düşünseler içlerinden hiç çıkmayan sebepsiz iç huzursuzluğunun, ağızlarındaki kekremsi tadın nedenlerini de yine bu satırlarda bulacaklarına inanıyorum. Nafile, çok sıfırlı hesap defterleri huzur getirmiyor.




8 Kasım 2012 Perşembe

VERONİCA'YA MEKTUP V

Dostum Veronica,

Bugün gökyüzü bulutsuz. Evden çıktığımda yüzüme hafif bir esinti vurdu ve  kuşların sesleri yürüyüşüme eşlik etti. Bu, kasımdan beklenmeyecek ferahlıktaki güne elimde senin mektubun sakin bir çayhane arayışıyla başladım. Artık mektuplarımı okumayı erteleyebildiğime göre büyüdüğüme kanaat getirebilir miyiz ? Ne dersin Veronica? Sence büyüdük mü artık ? Bazen şüpheye düştüğümü itiraf etmeliyim ama  sanırım epey yol katettik sevgili dostum. Baksana bugün kapalı zarf elimde en az yüz metre, tereddütsüz, yürüdüm.

Yürürken, odasını jilet gibi toplamadan,  gelen mektubu asla okumayan okul arkadaşım geldi aklıma bir an. Ne kadar zaman oldu yüzünü görmeyeli, bu ayrı bir bahis konusu.

Hülasası, kafamda bu düşünceler yanyana dizilmiş çayhanelerin en sakininde bir masaya oturdum ve kendime bir çay söyledim. Benim için gün işte bu çayla başlar ve hatta nazarı itibarımda günün bu ilk çayı kadar keyif veren başka şey azdır. Kötü bir günse eğer ancak bu çaydan sonra hayata uyum sağlayabileceğime, baş edebileceğime inanırım.Öyle de olur. Bir mektup okumak gibi mutlandırıcı bir olaysa da önce bir çay söylemeli !

' Gidiyorum.' demişsin.'Göçebe ruhum yolları özledi.' Geç bile kaldın Veronica, ben çok daha erken bekliyordum yollara düşmeni. Bu sefer şehirlerin şehrine, benim can şehrime, Paris'e...Bunu okuduktan sonra  kendime bir çay daha söyledim, Paris ne zaman ismi geçse bir kutlamayı hak eder.

'Paris'den süzdüklerini anlat, bu en iyi gezi kitaplarından aladır bana.' demişsin. Canım arkadaşım, bu şehre olan büyük aşkımı en iyi sen bilir, sen anlarsın. Bazen acı veriyor, uzakta kalınca içim sızlıyor, çok, çok özlüyorum. Şehir kocaman bir mıknatısa dönüşüyor ve çektikçe çekiyor beni. O zaman 'başladı beni yine kendine çağırmaya' diyorum, gitmek istiyorum, gidemiyorum.

Hemingway  'Genç bir insan olarak Paris'te yaşayacak kadar şansın varsa, geriye kalan hayatında nereye gidersen git, Paris senin içinde bir şenlik olarak kalacaktır.' derken birgün bir kadının bir şehre tutkusunun sırrını bu cümlede bulacağını tahmin etmemiştir elbette. Benim  için Paris yaşadığım dönemden sonra hep bir referans noktası oldu. Nereye gidersem hep istemeden ve hatta bazen farkında olmadan Paris'le karşılaştırdım. Bu şehir peşimi hiç bırakmadı.

Özetle, iki gözüm Veronica, sana Paris'den  bende kalanları büyük bir zevkle yazacağım.

Biraz önce yağmur başladı, senin şehrinde hava nasıl? Ben çay içerken sen zehir gibi kahvelerine devam ediyor musun? Merak ettiğim hususlar bunlardır.

Hasretle kucaklarım.

E.



3 Kasım 2012 Cumartesi

VERONİCA'YA MEKTUP IV





Kaderdaşım Veronica,

Üzerinde güzel bir kar manzarası olan kartpostalını aldım. Bahardan kalan son günleri yaşarken bembeyaz bir manzara içimi nedenini bilmediğim bir umutla doldurdu. Bu huzurlu ruh halinde daha uzun kalabilmek çabasıyla elimde kart uzun uzun seyrettim manzarayı. Neden sonra arkasını çevirmek aklıma geldi, yazılı tek bir cümleyi okudum:

 "Günlerin getirdiğine direnme, ben öyle yaptım."

Demek sen de benim gibi nereye koştuğunu bilmeden koşan, koşup koşup yorulan günler geçirdin. Neden böyle oluyor Veronica? Öyle sanıyorum ki çok uzun yıllar alan bir dostluğun ikincil etkileri bunlar. Benzer süreçlerden geçiyor, benzer kaygılar, benzer umutlar besliyoruz. Ne tuhaf ve ne güzel.

S.A.'nin oku oku doyamadığımız romanında Raif Efendi'nin söyledikleri geliyor aklıma:

"Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak."



Sonra 11 yaşında okulun bahçesindeki eğik ağacın üzerinde oturup, hayatın çok kısa olduğuna kanaat getirip onu çok güzel yaşayacağımıza dair ettiğimiz yemini düşünüyorum.  Kimi zaman çok zorlansak da ikimiz de hep bunun için uğraştık.  Çocukluk  yeminimize sadık kaldığımız için seviniyorum.

Buralarda gündüz sıcak, gece soğuk. Hem kış hem bahar. Kaloriferler henüz yanmadı, geceleri üşüyorum. 
Sen nasılsın?

E.