5 Aralık 2012 Çarşamba

VERONİCA'YA MEKTUP VII

Sevgili Veronica,

Yıllar geçti senden mektup alamayınca endişelenme huyum geçmedi. Elinin altında telefon, ara sor tabii ama bu öyle can sağlığıyla ilgili bir endişe değil ki. Elin kaleme gitmiyorsa bilirim, karadenizli arkadaşımın değişiyle 'darlanmışsındır'.Bugün gelen mektubunla anladım ki bu sefer yanılmışım. 'Çok meşgulüm.' diyorsun, 'sokak, sokak gezmekteyim'. Paris için duru bir bakış ve yorulmaktan korkmayan ayaklar lazım sevgili dostum. bunlarda bir sorun yoksa şehirde sana kalbini ve kollarını açar.Aşk başlar.

'Sen Hemingway'den bu kadar bahsedince bende sana mektubumu Cafe Les Deux Magot'da yazmaya karar verdim.' demişsin. Ben de  Saint Germain'e her yolum düştüğünde, ki sık sık düşer, mutlaka bu kafeye ve gene tarihi ünü olan yanındaki 'Cafe de Flore' ve tam çaprazındaki 'La Brasserie Lipp'e gider zamana ve ruh halime göre ya kahve ya şarap içer, hava sıcaksa bir Kir Royal yuvarlayıp sokaktan geçenleri izlerim.








Ernest Hemingway ve Jean Paul Sartre hemen her sabah Les Deux Magot'da yazı yazmaya gelirlermiş. 1800 lerde ipekli kumaşlar satan  bir dükkan açılmış, ismini koyarken ünlü oyun ' The Two Magots of China'dan esinlenmişler. zaman içinde bu dükkan önce şarap dükkanı sonra 1900 lerin başında kafe olmuş. Kafenin o zamanlarki sloganı 'see and be seen' Saint Germain'in tam göbeğindeki yerini düşününce ne kadar da doğru. Bu kafenin görmek ve görünmek isteyen başka müdavimleri de olmuş: Oscar Wilde, Jean Giraudoux, Simone de Beauvoir. Tüm bu insanların uğrak yeri 200 yıllık bir kafede oturmak bir hayli değişik hissettiriyor.

Kafeler olmasa Paris Paris'liğinden epeyce kaybeder diyecek kadar ileri gidebilirim. O kadar çok ülke parizyen kafelere öykünmüş ki, aynı tad olmasa da. Yürüdükçe bol bol soluklan bu kafelerde Veronica. Paris'de soluklanmak için yürümek de yürümek için soluklanmak da bir keyif. Bastille'de Rue Faubourg Saint Antoine'da Colombus Cafe'de benim sana binlerce kafeden bir kafe önerim olsun. Burada kitap okur, 2 euroya güzel kahveler içerdim. bir kerede aynı gün doğduğumuz sevgili dostum S.ile doğumgünümüzü kutlamıştık. Anıları olan küçük, şirin bir kafe. Gittiğin gün ben de seninle karşılıklı birer kahve içtiğimizi düşüneceğim. Seni ziyadesiyle özledim.

Daima dostun, E.

27 Kasım 2012 Salı

KAFAMIN İÇİNDE BİTMEYEN SENFONİ

Yedi yıl  önce bir gece uyumaya çalışırken rüzgar sesi gibi bir uğultu fark ettim. Bu uğultu her gece devam etmeye başlayınca hayli bilge bir edayla aparmanın su borularında bir problem olduğuna kanaat getirdim, çünkü duyduğum ses tam da böyle birşeydi. Sonradan bana hep çok komik geldi ama insan duyduğu bir sesin başının içinden gelebileceğine ihtimal vermiyor. Bir gece banyoda sessizlikte gene aynı uğultuyu duyunca kavradım, ses borularda falan değildi, ses benimle birlikte geliyordu, kafamın içindeydi. Tinnitus, kulak çınlaması tanısı kondu. 'Tıp artık çok ilerledi.' klişesinin çuvalladığı durumlardan biri... Evet, robotik cerrahi bile var artık ama kulak çınlamasına yapılacak birşey yok.

Gün içinde etrafda pek çok ses olduğu için çok nadir duyuyordum sesi ama geceleri yatınca sessizlikte çok rahatsız edici. Tam bugünlerde bir arkadaşım  'çınlasın dursun, n'olucak ' dedi, söylemesi kolay uygulaması çok zor, en azından o günlerde öyleydi. Aynı yıl Paris'de çok çok sessiz bir stüdyoda yaşamaya başladım.Çınlama gündüz de fark ediliyordu artık. İnternette tinnitus gruplarını takip ediyordum ve anladım ki bu gruplar moralinin daha da bozulmasına neden olabiliyor. Ben odaklandıkça ses daha tahammül edilmez oldu, artık geceleri uyuyamıyordum. Sabah 6'ya doğru uykusuzluğa daha fazla dayanamayıp zar zor dalıp günün anlamsız bir saatinde uyanıyordum. Günler geceye, geceler günlere karıştı. Ben artık sessiz bir ortamda bir daha tam sessiz kalamayacağımdan korkar olmuştum. Mutlak sukuneti şiddetle özlüyordum.

Sonra ne oldu? Kabullendim. Bu sese direnmeyi bıraktım, artık ondan kurtulmak için çareler, tedaviler aramıyordum. Tinnitus gruplarından çıktım. Kafamın içindeki sesi kabullendikçe ona daha az odaklanmaya başladım ve hatta bir süre sonra onu yok saymaya başladım. Uykularım düzene girdi, moralim düzeldi, normal hayat ritmime döndüm. Yedi yıldır çınlama devam ediyor, hala 'mutlak sukunet'i özlüyorum ve içimde bir his bir gün olabileceğini söylüyor. Şimdi 'Çınlasın dursun.' diyen arkadaşımı anlayabiliyorum, çınlayıp duruyor, aldırmıyorum, kulaklarımda bitmeyen senfoni ile yaşıyorum.

Gelelim ne öğrendiğime..Benim tinnitus sorunsalıma karşı geliştirdiğim 'yok sayma' stratejim aslında 'sorun' olarak addedilen pek çok duruma uygulanabilir. Odaklanırsan büyür. Herşeyi denedin değişmiyorsa, düzelmiyorsa bırak gitsin. Kolay mı? Söylemesi kolay, uygulaması imkansız değil, gördüm.









15 Kasım 2012 Perşembe

VERONİCA'YA MEKTUP VI

Sevgili dostum Veronica,

Günler ard arda ilerlerken kendimizi boya, badana, tadilat gibi işlerin ortasında buluverdik. Bilirsin bu işleri oldum olası sevmem, her aşamasında birşeyler ters gittikçe (ki her zaman ters giden birşeyler olur) gerginlik yaşarım. Daha doğrusu yaşardım. Artık tüm bu tadilat işlerini hayatın devamlılığı olarak algılıyorum. Bir nevi yenilenme, canlanma. Şimdi benim için angaryalıktan çıktı hatta büsbütün sever oldum bu harala güreleyi.

Kendini ruhsal ve fiziksel olarak 'gitmelere' alıştırdığını yazmışsın. Ben de söz verdiğim gibi sana şehirlerin şehrini anlatayım yavaş, yavaş. Elbette Eyfel kulesi falan diye başlamayacağım. İstemediğin kadar karşına çıkacak zaten metal beyefendi . Şimdilerde akşamları saat başı yanıp sönen ışıklar içinde yani gündüz görmesen gece mutlaka gösterir o kendini sana.

Ben bu şehirde en çok sokakları sevdim. Anlatmayı bir türlü beceremediğim, tarif edecek sıfat bulmakta zorlandığım son derece kendine özgü, mistik bir hava var bu sokaklarda. Sanırım bende ve pek çok kişide bağımlılık yapan işte bu anlatılamayan. Şair: 'İçkiye benzer birşey var bu havalarda' demiş ya ben de bu sokaklar için benzer şeyler hissediyorum 'sarhoş ediyor insanı, sarhoş'. Sözün kısası, sana şiddetle yürümeni öneriyorum sevgili dostum, uzun uzun yürü. Yürüdükçe önünde aniden ne güzellikler belirecek şaşacaksın, ilmek, ilmek işlenmiş çünkü bu şehir.




Benim en sevdiğim sokaklardan biri 5. bölgedeki Rue Mouffetard'dır. Eğer Krzysztof Kieslowski'nin 'Trois Couleurs' film üçlemesinden 'Mavi' yi izlediysen (ne güzel filmdir o)  bol bol ve uzun uzun gösterir bu sokağı. Kafelerle, güzel küçük restoranlarla ve insanlarla dolu, nabız gibi atan, sevimli ve hayat dolu bir sokaktır. Bir sene yeniyıla bu sokakta küçük bir restoranda girmiştim, Rue Mouffetard, mübalağa edilmemiş ışıklandırmaları ve sade süslemeleri ile yeni yılda da çok güzeldi.




Hemingway, Rue Cardinale Lemoine'da bir apartmanda yaşarlarken bu sokaktan alışveriş yaparmış.'A moveable Feast' kitabında ' bu mükemmel, kalabalık pazar sokağı Place Contrescarpe'a kadar sürüklenir' diye bahseder. Amelie'nin de burada alışveriş ettiğini turistik bir not olarak ekleyip mektubumu bitiriyorum.

Git ve kendi gözlerinle gör. İnan.

Hamiş: Bu sefer gönderdiğim fotoğrafları ben çekmedim.

E.

10 Kasım 2012 Cumartesi

İŞİMDEYİM, GÜCÜMDEYİM, GÜCENMEDEYİM



Havalar soğudukça iş hayatı ile ilgili kaygılarım artıyor. Güzel havalarda, sık sık kaçıp soluklandığımı, yenilendiğimi hesaba katarsak bunu anlamak zor değil. Elbette her insan kaçmak ihtiyacı duymayacağı tam tersi ayrılmaktan imtina edeceği işlerde çalışmalı. İnsan ömrünü ve çalışarak geçirdiğin zaman dilimini de hesap ederek düşünürsen aksi bir durumun gayri insaniliğini anında kavrıyorsun. Gel gelelim bu sözler telaffuzda güzel de tatbik edecek dış koşullar ve bunu hissedebilecek beşeri özellikler gerekiyor. Bu özelliklerden kastım kötünün içindeki iyiyi, çamurdaki çimeni görebilecek vasıflara sahip olmak. Bu yoksa zaten nafile, ütopyanın ortasına da düşsen gene vah vahlanacak birşey bulursun. Bende az çok  iyiyi görecek göz var da en azından bazal şartlarda dış koşullara ihtiyaç duyuyor bünyem. Bu koşullardan kastım boyası, sıvası değil elbette, öncelikle her işyerinin bir felsefesi olmalı: ekonomik çıkarların üzerinde tutacağı insani değerlerden oluşmuş bir felsefe.

Her çalışan çalıştığı yerde birey olarak var olabilmeli, kendi olabilmeli ki potansiyelini, yeteneklerini ortaya koysun. Gerekli zemin sağlanmazsa ve üstelik kişi sadece  tekel tarafından önceden  belirlenmiş bir minvalde hareket etmeye zorunlu tutulup tüm yaratıcılığı, özgünlüğü ve biricikliği baltalanırsa sadece sustalı maymun misali çalışanlar oluşur. Böyle bir işyerinin sıradanlıktan kurtulup parlaması bana göre mümkün değil. Belki para kazanılabilir, parlamakla para kazanmayı bir tutmuyorum. Başarı bunun çok ötesinde bir mefhum.
Çok paralar getirmese de bir sisteme, felsefeye sadık kalıp çalışmak, çalışanların her birinin kendini geliştireceği, kendini değerli ve mutlu hissedeceği bir çalışma ortamı yaratmak ve nihayetinde herkesin birbirini sevdiği, saygı duyduğu, hoşgörü ve yardımlaşma olan bir aile oluşturmak,benim için gerçek başarı tanımıdır.

İnsanların 'esas' hayatlarına saygı duymak ve insani çalışma saatleri ve ücretleri belirlemek bu yolda atılacak ilk minik adım. Verimli çalışma stratejileri oluşturulursa aynı miktarda iş çok daha kaliteli bir şekilde daha kısa çalışma saatleriyle yapılacaktır. İnsanların işyerlerinde boş boş geçirdikleri saatleri görüp duydukça buna daha derinden inanıyorum. Böylece çalışanın hayatını bir işe vakfettiği hissi yerini insani çalışmanın, verimliliğin huzuruna bırakacaktır.

Bu yazdıklarımı işverenlere okutsak pek çoğu yazdıklarımı ütopik bulup beni hayalperest olarak yaftalıyacaklardır. Ama biraz düşünseler içlerinden hiç çıkmayan sebepsiz iç huzursuzluğunun, ağızlarındaki kekremsi tadın nedenlerini de yine bu satırlarda bulacaklarına inanıyorum. Nafile, çok sıfırlı hesap defterleri huzur getirmiyor.




8 Kasım 2012 Perşembe

VERONİCA'YA MEKTUP V

Dostum Veronica,

Bugün gökyüzü bulutsuz. Evden çıktığımda yüzüme hafif bir esinti vurdu ve  kuşların sesleri yürüyüşüme eşlik etti. Bu, kasımdan beklenmeyecek ferahlıktaki güne elimde senin mektubun sakin bir çayhane arayışıyla başladım. Artık mektuplarımı okumayı erteleyebildiğime göre büyüdüğüme kanaat getirebilir miyiz ? Ne dersin Veronica? Sence büyüdük mü artık ? Bazen şüpheye düştüğümü itiraf etmeliyim ama  sanırım epey yol katettik sevgili dostum. Baksana bugün kapalı zarf elimde en az yüz metre, tereddütsüz, yürüdüm.

Yürürken, odasını jilet gibi toplamadan,  gelen mektubu asla okumayan okul arkadaşım geldi aklıma bir an. Ne kadar zaman oldu yüzünü görmeyeli, bu ayrı bir bahis konusu.

Hülasası, kafamda bu düşünceler yanyana dizilmiş çayhanelerin en sakininde bir masaya oturdum ve kendime bir çay söyledim. Benim için gün işte bu çayla başlar ve hatta nazarı itibarımda günün bu ilk çayı kadar keyif veren başka şey azdır. Kötü bir günse eğer ancak bu çaydan sonra hayata uyum sağlayabileceğime, baş edebileceğime inanırım.Öyle de olur. Bir mektup okumak gibi mutlandırıcı bir olaysa da önce bir çay söylemeli !

' Gidiyorum.' demişsin.'Göçebe ruhum yolları özledi.' Geç bile kaldın Veronica, ben çok daha erken bekliyordum yollara düşmeni. Bu sefer şehirlerin şehrine, benim can şehrime, Paris'e...Bunu okuduktan sonra  kendime bir çay daha söyledim, Paris ne zaman ismi geçse bir kutlamayı hak eder.

'Paris'den süzdüklerini anlat, bu en iyi gezi kitaplarından aladır bana.' demişsin. Canım arkadaşım, bu şehre olan büyük aşkımı en iyi sen bilir, sen anlarsın. Bazen acı veriyor, uzakta kalınca içim sızlıyor, çok, çok özlüyorum. Şehir kocaman bir mıknatısa dönüşüyor ve çektikçe çekiyor beni. O zaman 'başladı beni yine kendine çağırmaya' diyorum, gitmek istiyorum, gidemiyorum.

Hemingway  'Genç bir insan olarak Paris'te yaşayacak kadar şansın varsa, geriye kalan hayatında nereye gidersen git, Paris senin içinde bir şenlik olarak kalacaktır.' derken birgün bir kadının bir şehre tutkusunun sırrını bu cümlede bulacağını tahmin etmemiştir elbette. Benim  için Paris yaşadığım dönemden sonra hep bir referans noktası oldu. Nereye gidersem hep istemeden ve hatta bazen farkında olmadan Paris'le karşılaştırdım. Bu şehir peşimi hiç bırakmadı.

Özetle, iki gözüm Veronica, sana Paris'den  bende kalanları büyük bir zevkle yazacağım.

Biraz önce yağmur başladı, senin şehrinde hava nasıl? Ben çay içerken sen zehir gibi kahvelerine devam ediyor musun? Merak ettiğim hususlar bunlardır.

Hasretle kucaklarım.

E.



3 Kasım 2012 Cumartesi

VERONİCA'YA MEKTUP IV





Kaderdaşım Veronica,

Üzerinde güzel bir kar manzarası olan kartpostalını aldım. Bahardan kalan son günleri yaşarken bembeyaz bir manzara içimi nedenini bilmediğim bir umutla doldurdu. Bu huzurlu ruh halinde daha uzun kalabilmek çabasıyla elimde kart uzun uzun seyrettim manzarayı. Neden sonra arkasını çevirmek aklıma geldi, yazılı tek bir cümleyi okudum:

 "Günlerin getirdiğine direnme, ben öyle yaptım."

Demek sen de benim gibi nereye koştuğunu bilmeden koşan, koşup koşup yorulan günler geçirdin. Neden böyle oluyor Veronica? Öyle sanıyorum ki çok uzun yıllar alan bir dostluğun ikincil etkileri bunlar. Benzer süreçlerden geçiyor, benzer kaygılar, benzer umutlar besliyoruz. Ne tuhaf ve ne güzel.

S.A.'nin oku oku doyamadığımız romanında Raif Efendi'nin söyledikleri geliyor aklıma:

"Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak."



Sonra 11 yaşında okulun bahçesindeki eğik ağacın üzerinde oturup, hayatın çok kısa olduğuna kanaat getirip onu çok güzel yaşayacağımıza dair ettiğimiz yemini düşünüyorum.  Kimi zaman çok zorlansak da ikimiz de hep bunun için uğraştık.  Çocukluk  yeminimize sadık kaldığımız için seviniyorum.

Buralarda gündüz sıcak, gece soğuk. Hem kış hem bahar. Kaloriferler henüz yanmadı, geceleri üşüyorum. 
Sen nasılsın?

E.

15 Ekim 2012 Pazartesi

VERONİCA'YA MEKTUP III



Can dostum, canım dostum Veronica,

Mektubuma yanıtını beklemeden yazıyorum. Böyle fırtınalı zamanlarda kendini kapattığını, ne konuşmak, ne yazmak istediğini bilecek kadar iyi tanıyorum seni. Arkadaşlığımız ise çetele tutmayı icap ettirecek dönemlerini geride bırakmış, olgunlaşmış, rüştünü çoktan ispat etmiştir. Yazmak isteyince yazar, konuşmak isteyince konuşuruz. Görmek isteyince görememek ise bizim değil aradaki denizlerin, kara parçalarının, kilometrelerin marifeti. Buna da şükür.

Daha iyi olduğunu ummaktan öte artık yavaş, yavaş toparlandığını biliyorum. Bu işler böyle çünkü. Bacağındaki yara nasıl sen istesen de istemesen de kabuk bağlıyor, yüreğindeki de pek farklı değil.  Yaşama bu kadar çok yakışan sen, daha ustalıkla sağaltacaksın kendini. Senden ivedilikle beklediğim budur.

Bana gelince yaşamımın hızından başım dönüyor Veronica. Bende de örselense de, hop diye yenilenebilen bir iştah var, yaşama iştahı. Kopan kuyruğu ne zaman yerine geldi diye şaşan bir kertenkele gibiyim. Bu durumda sürekli kovalıyor, yetinmek bilmiyor, en sonunda da yorgun düşüyorum. İlgi ve merakım dolayısıyla bilgim dağınık. Sistem, arşivleme, depolama nedir bilmiyorum, tüm bunlara zamanım yok. Aynı anda hem Akbük'de hem Paris'de olmak, hem Chopin hem Fitzgerald dinlemek istiyorum. Bir yanım Murakami bir yanım Dostoyevski okumak istiyor. Kafamda fikirler, projeler koşuşturup duruyor.

Yavaşlamak istiyorum,  ancak o zaman  geride bir iz kalacak, biliyorum, salyangoz misali.

Ne diyorsun bendeki bu hallere?

E.

10 Ekim 2012 Çarşamba

GÜZEL UYUMSUZLUK

     Sakince yemeğimi yerken masada tuzluk olmadığını fark edip diğer masalara göz atıyorum. Boş masalardan birinde bir çift beyaz, porselen; yanındakinde bir çift metal  tuzluk biberlik var. Az ötedeki masada tuzluk beyaz porselen, biberlik metal. Yanyana, sanki tüm  diretmelere ve beklentilere inat gururla ve uyumsuzca duruyorlar. Bugüne kadar gördüğüm en güzel tuzluk biberlik olduklarını hayretle fark ediyorum.

5 Ekim 2012 Cuma

VERONİCA'YA MEKTUP II



Sevgili Dostum Veronica,

Mektubunu aldım. Bana yazdığın onca mektuptan en çok buna sevindiğimi itiraf etmeliyim. Kuvvetle umduğun    ama emin olmadığın birşey gerçekleşince daha çok mutlu oluyor insan. Tuhaf değil mi ? Mektup aynı mektup, insan aynı insan halbuki. İnsan ruhunun yılankavi yollarını, ani dönemeçlerini anlamak ne kadar zor.
Bana er geç yazacağını biliyordum ama bir de 'acaba?' dedirten  deli inadın var ki, onu da benden iyi bilen yoktur sanırım. Derse kendini bir türlü veremeyip ama kalkıp yatmayı da kendine yediremeyip sabaha kadar masada öylece oturup kaldığın geceler gözümün önünde.

Kalbinin kırıldığını okuduğum satırdan itibaren bendeki o ilk sevinç uçtu gitti. Seni üzen henüz tanımadığım o adama önyargısız kalmaya çaba göstererek yazdıklarını okudum. Gündüzleri kapı, pencereleri ve hatta perdeleri sımsıkı kapatıp tüm insanları ve güneşi dışarıda bırakarak, geceleri  sigaraları ucuca yakıp uykusuz, gözleri nemli geçirirken onun gününü gün etmesine katlanamadığını söylüyorsun. Ah be Veronica ! Ne kadar naifsin. Kimse kendi kalbini kırmadan başkasının kalbini kıramaz. Bırak geçmişi, yırt at hesap defterini ve çık dışarı artık.Yaşadığın şehrin meydanları öyle güzel ki, gam kasavet bırakmaz insanda. Git nehir kenarına otur, dök zehrini sulara, bitir artık bu işi.

Eskiden de kalp ağrılarımızı, hayırsız sevgilileri birbirimize anlatıp dertleşirdik. Mektupla bu ilk oluyor. Şu an geç kalmış çocuğu için kaygılanan bir anne gibi hissediyorum kendimi, ağzımda metalik bir tat. Elimden gelen sana bol çiçekli bir fotoğraf göndermek, bakıp dünyanın ne kadar kahredici güzellikte olduğunu hatırlaman için.

Arkadaşın, E.


28 Eylül 2012 Cuma

GEZEGEN DİYOR Kİ





"The plain fact is that the planet does not need more successful people. But it does desperately need more peacemakers, healers, restorers, storytellers, and lovers of every kind. It needs people who live well in their places. It needs people of moral courage willing to join the fight to make the world habitable and humane. And these qualities have little to do with success as we defined.”  ~ David Orr



***

"Basit gerçek, gezegenin artık daha fazla başarılı insana ihtiyacı olmadığıdır.  Fakat o ümitsizce daha fazla barışsevere, şifacıya, düzelticiye, hikaye anlatıcıya ve her tür aşığa ihtiyaç duyar.  O, yerlerinde iyi yaşayan insanlara ihtiyaç duyar. O, dünyayı daha yaşanabilir ve insani yapma savaşına katılmak isteyen, medeni cesareti olan insanlara ihtiyaç duyar. Ve bu özelliklerin bizim tanımladığımız başarı mefumuyla çok az ilgisi vardır."





27 Eylül 2012 Perşembe

KAÇIŞ




Sabah esintisinin hafif ama  dirilik veren ürpertileriyle deniz kenarında yürüyorum. Tek başıma geldiğim bu sahil kıyıcığı mevsimin bitmesinden dolayı sessiz, deniz de bir o kadar kıpırtısız. Buraya gelmeye bir anda karar verip kendimi arabaya atsam da, yol boyunca neler yapacağımı tek, tek planladım. Pek öyle nizami yaşayan bir insan olmadığımı herkes bilir ama bu sefer herşeyi  düşündüm. Çok fazla detay olmamasının ferahlığıyla harfiyen uygulayacağımı farzediyorum.

Günlük planım çok basit: 1. Sabahları alıştığımın iki saat öncesinde kalkmış olacağım. 2. Deniz kenarında yürüyüşümü yapıp ardından ince tereyağ sürülmüş kızarmış ekmek, bütün kış kıl keçisi  tulumlarda bekletilen, adına İzmir tulumu denen ama aslında Bergama'ya ait olduğunu kaldığım yerin sahibinden en az bin kez dinlediğim  meşhur tulum peyniri  ve cevizden oluşan basit ama leziz  kahvaltımı edeceğim. 3. İşte son madde,buraya geliş sebebim: Geri kalan tüm zamanda, yaşadığım mutluluğu hücrelerime kadar sindirmekle meşgul olacağım. Bundan sonraki üç gün boyunca, şairin söylediği gibi, işim, gücüm budur artık benim.

Şaşırtıcı olduğunu tahmin edebiliyorum. Genelde bunaltıdan kaçıp sığınılır buralara, denizden medet umulur. Bu kez farklı. Tek başıma sabah ürpertileri, deniz kokusu ile yaşadığım bu mutluluğu yani seni harmanlamak niyetindeyim. Bugün, deniz kenarında hem eksik hem hiç olmadığım kadar bütünüm.Aşığım.

**Yazının kurgu olması hislerimin tıpatıp böyle olmadığını göstermez kaldı ki oturduğum masada kendimi deniz kenarında hissetmediğimi kim iddia edebilir.




24 Eylül 2012 Pazartesi

VERONİCA'YA MEKTUP I



Kadim Dostum Veronica,

Biliyorum sana yazmamam gerek. Halbuki tam da, kendine has bir kararlılıkla ' Hücrelerine kadar yerleşmiş hassasiyetten kurtulmadıkça bana yazma, kalbinin kırıldığını görmeye dayanamıyorum.' demiştin. Ben de, sana yazmamaya dayanamıyorum sevgili dostum. Yılların dayattığı bir alışkanlık, sana anlatmadan ne mutluluğum tam oluyor ne de hüzün hüzne benziyor. Bir karikatüre gülüyorum mesela, ardından sana anlatmak geliyor içimden, menevişlenen bir gökyüzü varsa parmağım hemen havaya kalkıyor, sonra eksikliğinle parmak hüzünle iniyor eski yerine. Ben senin dostluğuna alışmışım Veronica, madem ki uzaktasın şimdi, sana yazmadan duramam.

Hassasiyete gelince olduğu yerde duruyor. Bu öyle sigarayı bırakmak gibi birşey değil ki. Senden istediğim bana bu konuda diretmekten vazgeçmen. Velev ki bu mümkün, ben artık başka birisi olurum, kendimden uzaklaşırım. Karşında en yakın arkadaşını değil suretini görürsün.

Ben kabullendim artık; beni derinden etkileyen olaylara başkalarının burun kıvırıp geçmesine de alıştım. Çok uğraştım, yeminler ettim sonra aniden birgün insanın kendine ait bir parçadan kurtulmaya çalışmasını anlamsız ve büsbütün gülünç bulmaya başladım.

Diyeceğim o ki Veronica, ben sana yazmaya devam edeceğim ve çok zamanlar  yazdıklarımın içinde sana göre haddinden fazla duyarlılık olacak. Artık ister oku, ister yırt at.

Daima dostun.

THE LAUGHING HEART


your life is your life
don’t let it be clubbed into dank submission.
be on the watch.
there are ways out.
there is a light somewhere.
it may not be much light but
it beats the darkness.
be on the watch.
the gods will offer you chances.
know them.
take them.
you can’t beat death but
you can beat death in life, sometimes.
and the more often you learn to do it,
the more light there will be.
your life is your life.
know it while you have it.
you are marvelous
the gods wait to delight
in you.

Charles Bukowski

GÜLEN KALP

hayat senin hayatın
izin verme itilmesine, kederli teslimiyetin içine.
hazır ol beklediğine.
çıkış yolu vardır elbet.
ışık var bir yerde.
belki çok parlak değil ama
defeder karanlığı.
hazır ol beklediğine.
tanrılar sana şanslar sunacak.
tanı onları ve kullan.
ölümü yenemezsin ama 
yaşarken ölmeyi yenebilirsin, bazen
ve sen bunu yapmayı daha fazla öğrendikçe
daha çok aydınlık olacak.
hayat senin hayatın.
tanı onu, ona hala sahipken.
sen muhteşemsin.
tanrılar bekler mutlu etmek için seni..








23 Eylül 2012 Pazar

BİR KONSERİN ANATOMİSİ



Her hayal, hayal olarak kalmaya mahkum değil, kimisi de sen daha ne olduğunu anlamadan pat diye düşüyor gününün ortasına. Geçen sene geç haberim olup Leonard Cohen'i  canlı dinleme fırsatını kaçırınca pek üzülmüş, kendi kendime söz vermiştim: ' şayet bir daha gelirse mutlaka!! '  Bunu söylerken bir yanım bir daha gelmeyeceğinden kesin emindi aslında, 77 yaşında bir insanın bu kadar sık turne yapması çok alışıldık birşey değil nihayetinde. Herşey öngörüldüğü, farzedildiği gibi olmaz, hayatı anlaşılmaz kılan da bu oyunculuğudur. Gün oldu devran döndü zatı muhterem yeniden gelmeye karar verdi ve  19 eylülde İstanbul Ülker Arena spor salonunda  büyük bir huşu içinde dinledim onu. Bir rüya gerçeğe dönüştü, ne mutluluk.





Pek meşakkatli bir organizasyon oldu, bir  iş çıkışı İstanbul'a gidip ertesi sabah ilk uçakla döndüm.Verdiğin emek arttıkça aldığın keyif oranı da artıyor sanırım. Bu hafta kulağımda hep aynı, titreten ses ..

22 Eylül 2012 Cumartesi

BURLA HEP BİZİM




Vartan Estukyan twitterda şöyle bir anektod anlatmış:

Starbucks'ta bir gün:
-Mocha lütfen.
-İsminiz?
-Vartan.
-Efendim?
-Vartan.
-Anlamadım.
-Vartan.
-Pardon tekrar eder misiniz?
-Var..Neyse, Can.

Uzun, uzun zamanlardır birlikte yaşadığımız insanlara  yabancılaşmamız, bir günümüz hikayesiyle bir anda  gözler önüne serilir. Olay tümden mantıksız gelir, saçmalaşır. İki insanı yakınlaştıran aynı toprak, aynı dil, aynı yaşanmışlıklar silsilesi iken biz bu insanların isimlerine de, şarkılarına da, yemeklerine de külliyen yabancıyız. Bu gerçekle dillere pelesenk olmuş 'tüm insanları kucaklamak' lafı balon gibi bomboş havada asılı kalıyor. Kaldıki bu lafların yavanlığının söyleyen dahil herkes farkında, boşluk doldurmak, birşey söylemiş olmak için söylenen sözler.Klişelerden çok sıkıldık artık.

Hep gereksiz bir temkin duygusuyla mesafe koyma, yabancılaştırma. Aslında yabancılaşma, tek düzeleşme, yalnızlaşma. İnsanın insana ettiği, insanın kendine ettiği işte budur. Halbuki bir insanın dünyasına girebilmek zenginliktir, yeni bir şarkı, bilmediğin bir yemek, yeni isimler, yeni yüzler. Hal böyleyken kimsenin hayatın sıradanlığından yakınmaya hakkı yok. Herkes kendi hayatının yapı ustasıdır, bu yaşam şekillerinin bütünü de toplumların karakterini oluşturur. Düşünmeden, sorgulamadan yaşayınca  problemler kronikleşiyor. Kişisel olsun toplumsal olsun sorunlar ancak içten kucaklaşmalarla çözülebilir. Bunu bir anlasak  .

**  Vartan Estukyan'ın twitter yazısı kendi izniyle kullanılmıştır.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

KİRPİLER VE KAPLUMBAĞALAR


Nuh peygamberin gemisini tıka basa dolduran envai çeşit hayvandan, kurdun kuşun, onca mahlukatın arasından kirpi ve kaplumbağaları bu kadar çok sevmemin nedeninin 'new age' bir analizi vardır mutlaka. Baştan peşinen söyleyeyim "Efendim görüldüğü gibi bu iki hayvan da kendini tehlikelerden korumak maksadıyla zırhla donatılmış, dolayısıyla sizde de kendinizi korumaya alma, kalbinizi açmaktan sakınma var ki bunları önermiyoruz." tespiti bende çuvallar. Kalbi savunmasız bırakmak benim yumuşak karnımdır. Bir şarkıda der ki ' Now that my heart is open, it can't be closed or broken'. 'Broken' kısmına birşey diyemem ama bir kez açıldı mı kalp zor kapanır artık.

Hikaye Anlatamayanların Hikayesi







Yaşadığımı kuvvetle hissettiğim anlar var, fotoğraf çekerken, yazarkenki anlar mesela. Epeydir ikisini de hasret kaldım, özellikle de yazmaya. Hayat denen mucizeyi yaşayıp unutmamak, dönüp dönüp okumak ve belki bu şekilde tekrar tekrar yaşamak için kaydetmeye devam etmeli. Bunları  hatırlatan Orhan Pamuk, hikaye anlatamayanların hikayesi ile.
... 

" Düşündünüz mü ? Hepsi bir şekilde birbirine benzemiyor bu yüzlerin ? Bu kişileri tıpkı derinden derine birbirlerine bağlayan o görünmez bağ gibi, yüzlerini de birbirlerine  benzeten bir şey yok mu sizce ? Sessizlerin, anlatmayı bilmeyenlerin, kendini dinletemeyenlerin, önemli gözükmeyenlerin, dilsizlerin,o iyi cevabı hep olaydan sonra evde düşünenlerin, insanların hikayelerini merak etmediği o kişilerin yüzleri, diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi ? Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda. Kendi yüzünüzü de düşünmüştünüz değil mi bu yüzlerin içinde ? Ne kadar kalabalığız hepimiz, ne kadar acıklıyız hepimiz, ne kadar çaresisiz çoğumuz.



Ama sizleri gene kandırmak istemem : ben  sizlerden biri değilim.Eline kağıt kalem alıp bir şeyler döktürebilen, bu döktürdüklerini de başkalarına iyi kötü okutabilen kişi, biraz olsun kurtulmuş sayılır bu hastalıktan. İşte bunun için, belki de bu en önemli insanlık durumundan hakkıyla sözedebilen bir yazara rasgelmedim hiç. Artık elime kalemi her alışımda yalnuzca bir tek konu olduğunu anlıyorum. Yüzlerimizin gizli şiirine, bakışlarımızın korkunç esrarına girmeye çalışacağım artık, hazırlanın."  Orhan Pamuk ~ Kara Kitap