14 Ocak 2010 Perşembe

Kedisi Konuşan Kadın



Bazı insanlar görünmezdir; bizim İngilizce öğretmenimiz de öyleydi, görünmezdi. O zamanlar bana çok büyük gibi gelirdi ama yaşı bu yaşımdan ancak dört, beş yaş fazlaydı tahminimce. Kocasını birkaç yıl önce kaybetmiş, tuttuğu yasın ağırlığıyla hareketleri de yavaşlamış, tutuklaşmıştı sanki.

Gününe göre kül rengi ile yeşilimsi sarı renk arası değişen yüzünde ilk dikkat çeken göz altlarına oturmuş gri, mor halkalardı. Sanki mutsuzluk bu halkaların içlerini doldurmuş ve gözle görülen somut bir hal almıştı. Bu his o kadar kuvvetliydi ki, öğretmenimizin yüzünü görenlerde kaçıp gitme hissi uyanıyordu. Bulaşmasın diye bu mutsuzluk illeti kendilerine, hızla uzaklaşıyorlardı ondan.

Sıklıkla gelişigüzel ve telaşlı bir el alışkanlığı ile özensizce arkadan topladığı, omuzlarına kadar inen siyah saçları vardı. Siyah saç tellerine eklenen ilk beyaz, biraz da utanarak ne zaman çıkagelmişti? Hiç umursanmadığı için mi hızla diğerlerini çağırmıştı yanına? ‘Beni görünmez kılın’ diye niyetlenerek seçildiklerini düşündüren, hiç bir renk, hiç bir süs içermeyen, mecburen giyilen kıyafetleri vardı. Uzun bir süredir her şeyi mecburen yapıyor gibiydi zaten. Mecburen yemek yiyor, mecburen ders anlatıyor, mecburen soluk alıyor. Bu şekilde yaşamanın anlamsızlığını sorgulamaya dahi mecali yoktu sanki. O kadar yorgundu ki. Ve biz; öğrencileri, onca zaman içinde hocamızın güldüğünü hiç görmedik. Zaman, zaman muzip bir öğrencinin yaptığı şaka ile mesela, gözlerinde bir parıltı belirir ama hızlıca kaybolup, hüzünle yer değiştirirdi.

Öğretmenimiz bir gün, ingilizce kelimelerin, fiil çekimlerinin, okuma parçalarının arasında birdenbire ‘Benim kedim konuşuyor’ deyiverdi. Serin bir hava esti sınıfta. Normal şartlarda, içimizden biri böyle bir cümle kursaydı hali nice olurdu düşünmek bile istemiyorum.O yaşlarda birileriyle eğlenmek, dalga geçmek bir kısmımız için solumak kadar normal bir şeydiyse; kalanımız için de göz yummak ve müdahale etmemek aynı doğallıktaydı . Uzun lafın kısası, çok gençtik ve acımasızdık. Ama bir öğretmenin yüzüne karşı gülecek kadar densiz, dalga geçecek kadar da korkusuz değildik. O günden sonra hocamızın bu sözüyle yıllarca eğlendik, güldük.Ne zaman birkaçımız bir araya gelip eski günlerden dem vurmaya başlasak laf döner dolaşır meşhur ‘konuşan kedi’ ye gelirdi. Zavallı kadının ne kaçıklığı kaldı, ne çılgınlığı. Bu cümle dışında hiçbir anormal davranış belirtisi göstermemiş, kendi halinde, sessiz sakin bu kadına bir daha normal gözüyle bakmadık, bakamadık.

Halbuki yalnızlık öyle acayip bir durum ki; azı yaşamak için bir gereksinim ama sürekliliği pek zor. Daimi yalnızlık durumu, insanın iletişim içinde olduğu insanlar olsa da bir evin içinde tek başına yaşama hali aslında. En azından çekilmez olan formu bu belki de. Hani şöyle gürültü patırtıdan bunalıp, ‘ evde kimse olmasa, elimde bir kitapla koltuğa gömülsem’ tarzı bir yalnızlık değil mesela çünkü istenilerek ve seçilerek yaşanmıyor hüzünlü yalnızlıklar. İnsanoğlunun mizacına ters zorunlu bir dayatma var bu durumda. Üstelik aktif çabayla mevcut durum değiştirilemiyorsa kendini mahkum gibi hissediyor bu insanlar.

Hayatının çok uzun bir kısmını yalnız yaşamış olanlar telefon sesini çok severler, yanlış açılmış bile olsa konuşmuşlardır ya o gün birileriyle, daha ne olsun. Ziyarete gelen bir eski arkadaş, uzak bir akraba günlerce kutlanacak bir bayram havası yaratır. Alışverişlerde mahalle esnafı ile edilen sohbet haftanın en önemli olayı olur bazı bazı. Ayaküstü sohbetlerle yalnız ruhunu yatıştırma çabasıdır tüm bunlar. Yalnızlık had safhaya ulaştığında kendi kendine konuşmaya başlar insanlar. Kendi kendileriyle yaptıkları bitmeyen bir monoloğa dönüşür hayatları. Kediyle, köpekle, çiçeklerle konuşmak nedir ki, duvarlarlarla konuşturur koyu yalnızlıklar.

Düşünmek ve anlamak için zamanımız yoktu. Bir insanı bir cümleyle mahkum etmiştik. Çok gençtik, acımasızdık.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder