18 Ocak 2010 Pazartesi

Bilinmez Şehir


Puslu, yağmurlu bir akşam, saat yedi suları, aşina olmadığım bir şehrin, aşina olmadığım bir sokağında yürüyorum. Yağmur sularının aktığı, şehrin ışıklarının pırıl, pırıl yansıyıp adeta sürrealist tablolar çizdiği sokaklarda öbek öbek ilerleyen insanların telaşı ironik bir şekilde bana huzur vermekte. Bir amaca yönelik devinimler ve bu kendinden emin ritim bana başıboşluğumu unutturuyor. Eni konu mutluyum aslında ve büsbütün amaçsız da sayılmam.


Geçen yıllar içinde kalbimin etrafını kat kat örüp kapladım.’Bu marazi hassasiyetten kurtulamazsın çünkü insan kendinden kurtulamaz. Sen kendini tam da bu halinle seviyor ve tanımlıyorsun, farkında değil misin?‘ dedi bir gün bir arkadaşım. İşittiklerimle sarsıldım, ensemden bir ağrı saplandı ve beni titretti. Bal gibi de farkındaydım huyumdan suyumdan ; gözümün gördüğü, kalbimin çarptığından; özümden kurtulamayacağımı. Kurtulmak da istemediğimi anladığım o andan önce bilinçsizce sonrasında ise bile bile ördüm ben bu katmanları.

Ne zaman ki kendimi esirgemek uğruna insanlardan, olaylardan bizatihi hayatın kendisinden kaçtığımı anladım, işte o an bir karar verdim. Hayatın nabzını kendi kalp atışlarımla uyumlayabilmek uğruna ördüğüm savunma kalkanlarını kalbimden tek tek sıyırmam gerekiyordu artık. Ancak o zaman gerçekten yeniden kendim olabilecek, yaşadığımı hissedebilecektim. Kulağımdaki uğultu, ağzımdaki kekremsi tad da giderdi belki.


İşte beni bu hiç bilmediğim, dilini anlamadığım ve konuşamadığım şehre getiren verdiğim karardır. Bu aslında bir nevi ruh karantinasıdır. Kimseyle konuşmadığım, kimsenin benimle konuşmadığı bu şehirde incinme olasılığım ne kadar ki ? Bu dinginlikte önce yıllarca biriktirdiğim yaraları sağaltıp sonra tek tek, titizlikle bu katmanları soymak ve kalbimi yeniden özgürleştirmek niyetindeyim.

Ama herşeye başlamadan önce şehrin şu en eski bistrosunda çok özlediğim mutluluğa ve kendime kadeh kaldırmalıyım.

Ey şarap, sevgili yol arkadaşım!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder