22 Ocak 2010 Cuma

Ahtapot


Hayata bir ahtapotmuşçasına sarıldığım halde nasıl bazı bazı böyle durgun, isteksiz, esrik günler geçirebildiğimi anlayamiyorum. Öfkeleniyorum , silkinip günü bir kulağından yakalamak için zorluyorum kendimi. Zorlandıkça yemek yiyemeyen çocuklar gibi büsbütün mühürleniyorum. Durmamak, yavaşlamaktan korkmak genlerimizde mi kayıtlı? Toprağın nadasa bırakıldığı gibi, hatta hayvanın kış uykusu gibi ; insanın da soluklanmaya ihtiyacı var oysa ki. Beşer denen, kendini makinalaştırmaya çalışan mahluk her daim deparda koşabileceğini sanıyor ama nafile… Birkaç turdan sonra süreklilik kazanma olasılığı yüksek, rölantide hayatlar başlıyor. Çözümü basit: yaşam enerjisi ile şarj olmak için, arada bir, hiçbir şey yapmadan sadece durmalı…İç rahatlığıyla…

21 Ocak 2010 Perşembe

Mutluluk Menekşe Rengi


Gözlerinde tüm özlemlerimin karbon kopyasını gördüm. Sen bana baktıkça hepsi gözlerimde yansıdı ve bir bir gerçeğe dönüştü. Her akşam menekşelenen gökyüzüne baktım, teşekkür ettim. Sesim alaca havada yankılandı, bir esintiye takıldı ve sana geldi. Gözlerin menekşelendi; gökyüzüne baktın, bana baktın, gülümsedin.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Rüyamsı Gerçekler, Gerçeğimsi Rüyalar


Uyanır uyanmaz göğsüne bir kelebek gibi konuveren yaşama sevincini ürkütüp kaçırmamak için, gölgeden bile yavaş hareketlerle pencerenin yanına gitti, usulca perdeleri açtı. İçeri güneş ışığı yağdı bir anda, gözleri kamaştı. Nicedir böyle bir sabaha uyanmadığını fark etti; içinden taşıp, odayı, evi hatta bahçeyi bile kaplayan huzur ve mutluluk duygusunun birdenbireliğine şaşırdı. Kapı önünü mesken edinmiş tembel tekir kedi rehavetle gerindi ve rüyalı bir uykuya daldı. Bir ara uyandı, kafasını kaldırdı, tek gözünü açıp penceredeki kıza baktı ama göremedi. Çünkü kız bu sabahı rüya sandı ve kaldığı yerden uykuya daldı.

19 Ocak 2010 Salı

Şaşkınlık İtirafnamesi


Kalbinin bir yarısı diğeriyle savaşıyor. İkisi de beni sevmek isterken bu hak senin tarafından sadece birine verilmiş çünkü. Emirleri senden almak zorunda olduklarından bir türlü sulh sağlanmıyor aralarında. Seven taraf cenk etmekten yorgun, aşkın tadına varamıyor; sevme izni verilmeyen taraf hem sevgisiz hem savaşçı. Sen bu huzursuz kalbi zapt edemiyorsun, şaşkınsın. Ben kalbimi yarıya bölmeyi bilmiyorum, şaşkınım.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bilinmez Şehir


Puslu, yağmurlu bir akşam, saat yedi suları, aşina olmadığım bir şehrin, aşina olmadığım bir sokağında yürüyorum. Yağmur sularının aktığı, şehrin ışıklarının pırıl, pırıl yansıyıp adeta sürrealist tablolar çizdiği sokaklarda öbek öbek ilerleyen insanların telaşı ironik bir şekilde bana huzur vermekte. Bir amaca yönelik devinimler ve bu kendinden emin ritim bana başıboşluğumu unutturuyor. Eni konu mutluyum aslında ve büsbütün amaçsız da sayılmam.


Geçen yıllar içinde kalbimin etrafını kat kat örüp kapladım.’Bu marazi hassasiyetten kurtulamazsın çünkü insan kendinden kurtulamaz. Sen kendini tam da bu halinle seviyor ve tanımlıyorsun, farkında değil misin?‘ dedi bir gün bir arkadaşım. İşittiklerimle sarsıldım, ensemden bir ağrı saplandı ve beni titretti. Bal gibi de farkındaydım huyumdan suyumdan ; gözümün gördüğü, kalbimin çarptığından; özümden kurtulamayacağımı. Kurtulmak da istemediğimi anladığım o andan önce bilinçsizce sonrasında ise bile bile ördüm ben bu katmanları.

Ne zaman ki kendimi esirgemek uğruna insanlardan, olaylardan bizatihi hayatın kendisinden kaçtığımı anladım, işte o an bir karar verdim. Hayatın nabzını kendi kalp atışlarımla uyumlayabilmek uğruna ördüğüm savunma kalkanlarını kalbimden tek tek sıyırmam gerekiyordu artık. Ancak o zaman gerçekten yeniden kendim olabilecek, yaşadığımı hissedebilecektim. Kulağımdaki uğultu, ağzımdaki kekremsi tad da giderdi belki.


İşte beni bu hiç bilmediğim, dilini anlamadığım ve konuşamadığım şehre getiren verdiğim karardır. Bu aslında bir nevi ruh karantinasıdır. Kimseyle konuşmadığım, kimsenin benimle konuşmadığı bu şehirde incinme olasılığım ne kadar ki ? Bu dinginlikte önce yıllarca biriktirdiğim yaraları sağaltıp sonra tek tek, titizlikle bu katmanları soymak ve kalbimi yeniden özgürleştirmek niyetindeyim.

Ama herşeye başlamadan önce şehrin şu en eski bistrosunda çok özlediğim mutluluğa ve kendime kadeh kaldırmalıyım.

Ey şarap, sevgili yol arkadaşım!

14 Ocak 2010 Perşembe

Kedisi Konuşan Kadın



Bazı insanlar görünmezdir; bizim İngilizce öğretmenimiz de öyleydi, görünmezdi. O zamanlar bana çok büyük gibi gelirdi ama yaşı bu yaşımdan ancak dört, beş yaş fazlaydı tahminimce. Kocasını birkaç yıl önce kaybetmiş, tuttuğu yasın ağırlığıyla hareketleri de yavaşlamış, tutuklaşmıştı sanki.

Gününe göre kül rengi ile yeşilimsi sarı renk arası değişen yüzünde ilk dikkat çeken göz altlarına oturmuş gri, mor halkalardı. Sanki mutsuzluk bu halkaların içlerini doldurmuş ve gözle görülen somut bir hal almıştı. Bu his o kadar kuvvetliydi ki, öğretmenimizin yüzünü görenlerde kaçıp gitme hissi uyanıyordu. Bulaşmasın diye bu mutsuzluk illeti kendilerine, hızla uzaklaşıyorlardı ondan.

Sıklıkla gelişigüzel ve telaşlı bir el alışkanlığı ile özensizce arkadan topladığı, omuzlarına kadar inen siyah saçları vardı. Siyah saç tellerine eklenen ilk beyaz, biraz da utanarak ne zaman çıkagelmişti? Hiç umursanmadığı için mi hızla diğerlerini çağırmıştı yanına? ‘Beni görünmez kılın’ diye niyetlenerek seçildiklerini düşündüren, hiç bir renk, hiç bir süs içermeyen, mecburen giyilen kıyafetleri vardı. Uzun bir süredir her şeyi mecburen yapıyor gibiydi zaten. Mecburen yemek yiyor, mecburen ders anlatıyor, mecburen soluk alıyor. Bu şekilde yaşamanın anlamsızlığını sorgulamaya dahi mecali yoktu sanki. O kadar yorgundu ki. Ve biz; öğrencileri, onca zaman içinde hocamızın güldüğünü hiç görmedik. Zaman, zaman muzip bir öğrencinin yaptığı şaka ile mesela, gözlerinde bir parıltı belirir ama hızlıca kaybolup, hüzünle yer değiştirirdi.

Öğretmenimiz bir gün, ingilizce kelimelerin, fiil çekimlerinin, okuma parçalarının arasında birdenbire ‘Benim kedim konuşuyor’ deyiverdi. Serin bir hava esti sınıfta. Normal şartlarda, içimizden biri böyle bir cümle kursaydı hali nice olurdu düşünmek bile istemiyorum.O yaşlarda birileriyle eğlenmek, dalga geçmek bir kısmımız için solumak kadar normal bir şeydiyse; kalanımız için de göz yummak ve müdahale etmemek aynı doğallıktaydı . Uzun lafın kısası, çok gençtik ve acımasızdık. Ama bir öğretmenin yüzüne karşı gülecek kadar densiz, dalga geçecek kadar da korkusuz değildik. O günden sonra hocamızın bu sözüyle yıllarca eğlendik, güldük.Ne zaman birkaçımız bir araya gelip eski günlerden dem vurmaya başlasak laf döner dolaşır meşhur ‘konuşan kedi’ ye gelirdi. Zavallı kadının ne kaçıklığı kaldı, ne çılgınlığı. Bu cümle dışında hiçbir anormal davranış belirtisi göstermemiş, kendi halinde, sessiz sakin bu kadına bir daha normal gözüyle bakmadık, bakamadık.

Halbuki yalnızlık öyle acayip bir durum ki; azı yaşamak için bir gereksinim ama sürekliliği pek zor. Daimi yalnızlık durumu, insanın iletişim içinde olduğu insanlar olsa da bir evin içinde tek başına yaşama hali aslında. En azından çekilmez olan formu bu belki de. Hani şöyle gürültü patırtıdan bunalıp, ‘ evde kimse olmasa, elimde bir kitapla koltuğa gömülsem’ tarzı bir yalnızlık değil mesela çünkü istenilerek ve seçilerek yaşanmıyor hüzünlü yalnızlıklar. İnsanoğlunun mizacına ters zorunlu bir dayatma var bu durumda. Üstelik aktif çabayla mevcut durum değiştirilemiyorsa kendini mahkum gibi hissediyor bu insanlar.

Hayatının çok uzun bir kısmını yalnız yaşamış olanlar telefon sesini çok severler, yanlış açılmış bile olsa konuşmuşlardır ya o gün birileriyle, daha ne olsun. Ziyarete gelen bir eski arkadaş, uzak bir akraba günlerce kutlanacak bir bayram havası yaratır. Alışverişlerde mahalle esnafı ile edilen sohbet haftanın en önemli olayı olur bazı bazı. Ayaküstü sohbetlerle yalnız ruhunu yatıştırma çabasıdır tüm bunlar. Yalnızlık had safhaya ulaştığında kendi kendine konuşmaya başlar insanlar. Kendi kendileriyle yaptıkları bitmeyen bir monoloğa dönüşür hayatları. Kediyle, köpekle, çiçeklerle konuşmak nedir ki, duvarlarlarla konuşturur koyu yalnızlıklar.

Düşünmek ve anlamak için zamanımız yoktu. Bir insanı bir cümleyle mahkum etmiştik. Çok gençtik, acımasızdık.



Bir Fotoğrafa Güzelleme


Ben o gün Galata kulesinden İstanbul'u seyrettim. Ağır bir aralık günü gözlerimin gördüğü sereserpe bir İstanbul'du ama aklım altıyüz yaşında ki bu kocaman kızın, heybetli ve fütursuz Eyfel kulesi ile aşkındaydı. Bedri Rahmi'den duymuştum aşık olduklarını. Aslında ayrılık havadisleri daha tez duyulur, dillendirilmeleri mutsuz hayatların panzehiridir, en kuvvetlisinden. Mutsuzluk içinde çırpınan ve bir aralık bulup akamayan bunalmış kalpler başkalarının mutsuzluğu ile bir bardak serin su içmiş gibi ferahlar, huzur bulur, yatışırlar. Ötekinin mutsuzluğu üzerinden edinilen bu geçici afyonlanma hali vicdanlara bir parça ağır gelse de olsun, sonuçta baldıran zehirlerini kalplerine akıtanlar düşünsün o kadarını da.

Eyfel ve Galata birbirlerinden epeyce uzakta her gün pek çok kişiyi içlerinde konuk eder. Bu insanlar uzun kuyruklara girer, sabırla ,sıkılmadan bekler. İlle de en tepeye çıkılacak ve şehre şöyle bir tepeden bakılacak. Tepeden bakmaya bu eğilim, insanoğlu ve kızlarının hakim olma içgüdüsünden mi gelir yoksa kişinin herkese ve her şeye kuşbakışı bakma yoluyla verimsiz bir büyüklenme mücadelesi midir? E şehirler de şehir ama. İnsanı ilk selamlamada belinden kavrayıveren, başını dumanlayan bu şehirlerde soluk aldığın her saniye evrildiğini; yakanı bir daha asla bırakmayacak marazi bir aşkın, kalbinin kanamaya en meyilli yerine mevzilendiğini hissedersin. İş işten geçmiş, macera başlamıştır artık. Sen terk ettiğin an şehir sadece senin bedenini çekmeye meyilli kocaman bir mıknatıs olur çıkar. Aşık olduğun şehir bir ömür çağıracaktır seni artık. Topluiğnenin mıknatısa direndiği nerede görülmüş. Sen de elbette direnemiyeceksin.

Kıstasları ve kıyaslamaları da peşinen reddetmişlerdir. Paris mi, İstanbul mu? İstanbul mu, Paris mi? Ne beyhude bir cevap arayışı. Halbuki bazı soruların cevabı yoktur, şehirler bunu çoktan öğrenmiştir. Bizim aşık kuleler hergün yüzlerce sevgiliyi karşılar. Paris’de bir kadın sevgilisine sarılmaktadır, Eyfel’in içi cız eder. İstanbul’da bir adam sevgilisinin soğuktan buza kesmiş ellerini ısıtmaktadır, Galata kulesi içinin soğuğundan ürperir. 400 yıl beklemiştir Eyfel’i, dile kolay. Hezarfen Ahmet Çelebi de yoktur ki artık, uçup mektup götürsün Eyfel’e. Martılarla haberleşir, lodosla sarılır, yağmurlarla öpüşürler.

Kavuşmak… mümkün müdür?