7 Eylül 2010 Salı

Türk kahvesi içiniz, fincanı hediye




Geçenlerde epeydir görüşemediğim bir arkadaşımla hayat gailesinden çalarak bir dar zaman ayarladık. Arkadaşımın emzikli bebesinden mütevellit, epi topu bir saat zamanımız vardı. Aslında benim aklım evdeki bebekte, bahaneyle azıcık severim diyorum ama ne mümkün, söyler söylemez arkadaşım bu fikrime muhalefet şerhini yapıştırıverdi. 'Bir saat olsun çıkmak, insan görmek, akan hayatı izlemek istiyorum' dedi. Eyvallah dedim elbette, ben anlamak istesem de ne kadar anlayabilirim onu. Bana evine yakın bir adres verdi. Havalı bir ismi olan bir kafede buluşmak üzere kavilleştik. Normal şartlarda gitmeyeceğim fazlasıyla lüks, cicili bicili, karbon kopya kız ve oğlanların arzı endam ettiği; dekorasyonu en iyimser tabirle 'eklektik' olarak tanımlayabileceğim kafeye vaktinden önce gittim. Garsona siparişimi arkadaşımla birlikte vermek istediğimi, şimdilik bir su rica ettiğimi söyledim. Ağzının içinde birşeyler mırıldanıp; dik, dik bakıp gitti. Biraz sonra şaşal şişesini, bir bardak dahi getirmeden masama çarptı. Sıçradım, önümdeki kitaba dalmışım. 'La havle' çekip, Paris'de sövüp saydığım tüm garsonlardan özür diledim. Bu ne be!

Arkadaşım geldi, saçlarından bir tutam tepesinde dikilmiş, gömleğinde mama lekeleri. Bu haliyle o ve şaşal şişem, kitabımla ben uzaydan ışınlanmışız adeta, ışınlana ışınlana bu kafeye. Birer türk kahvesi ısmarladık, çok afilli fincanlarda, lokumlu falan geldi kahveler, güzeldi gerçekten. Etrafdan bize ne, lafladık bolca, güldük. Zaman izafidir, kısıtlıysa hemen geçiverir. Hesap istedik, hay hay dediler, 38 liralık hesabı serdiler önümüze. Şöyle izah edeyim : 2 türk kahvesi 30 lira, su 5 lira, servis ücreti 3 lira. Ben dayanamadım artık. Adama 'fincanlar için teşekkürler' dedim, 'saklarız artık bugünün anısına', 'nasıl yani ? ' dedi adam.' Bu fiyata fincanlar dahil, öyle değil mi? ' ' Hayır efendim, öyle bir kampanyamız yok' dedi adam :))

Bir fincan kahveye 15 lira isteyen zihniyet, karbon kopya yurdum genci, lükse şatafata, tüketmeye eğilimli üçüncü dünya görgüsüzlüğü geyiklerine girmeyeceğim artık. Daha ne söyleyeyim.





21 Haziran 2010 Pazartesi

Hüzün Kovan Kuşum

Sen geldin, netameli gece uykuları bitti; ipeksi rüyalardayım artık.

Sen geldin, serin rüzgarlar esti bana doğru; içim açıldı, ferahladım.

Bir kuş girdi penceremden, hüzün kovdu bir bir; güzel kanadından gümüş tozlar serpildi odama.


Hanımeli, bahçe kapısını yekpare sardı, kokusuyla selamlıyor beni artık her geçişte. Seviniyorum buna. Yüzüm gülüyor.
Sen geldin, ah be canım,
Hoşgeldin.
Yıllar önce bugün iyi ki doğmuşsun sen.
Doğmuşsun da gelip beni bulmuşsun,
iyi ki !
Doğum günün kutlu olsun..

20 Mayıs 2010 Perşembe


Şükür ki kendimle aram iyi. Çünkü bazen sadece kendim var, başka kimse yok. Bazen herkes var, ben yokum. Aslında ben 'hayatın okşaya, okşaya öğrettiği gerçekler' isimli bir liste yapmalıyım. Listenin başına 'kendinle aranı iyi tut' maddesini döşemeliyim.
İçimdeki sergüzeşt tutkusunu; yorulmak bilmez oyunbaz çocuğu; mavi, mavi huzuru elimden alabilecek kimse yok, yok olmasına da, paylaşmakla artar tüm bunlar, anlayanla, kadir kıymet bilenle. Hayat işte o zaman tadından yenmez.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Sahip oldukça azaldığımı yirmili yaşlarımın sonunda, ince bir sızıyla kavradım. Yaşam alanımı işgal etmeye başlayan nesnelere anlamsızca tutunmaktan, hele hele onlara manalar atfetmekten o yıllarda vazgeçtim. Birlikte içilen şarabın mantarları yok yani artık hayatımda. Belki bir çiçeğe yer vardır kitaplarımın arasında ama hepsi bu.

Ben artık sesleri, kokuları, gülüşleri, 'dur, kal öylece zihnimde! ' diye bağırdığım anları biriktiriyorum. Mutlulukla..

18 Mayıs 2010 Salı

Ayşe'ye Mektup

Sevgili kardeşim,

Ne zamandır kafamı toplayıp yazmaya çalışıyorum, başaramadım şu ana dek. Kafamda o kadar çok düşünce var ki. Annelik üzerine sıkça düşünüyorum örneğin.

Anne ile babayı ayıran, kabaca dokuz ay taşıma ve akabinde kendi sütünle besleme hikayesi ise acaba anneyi farklı kılan o hep fazlaca romantik bulduğumuz 'karında kıpırdadığını hissetmek','içinde bir canlı taşıma hissi','emzirirken yaşandığı tariflenen huşu durumu' falan gibi ayrıntılar mı acaba? Eğer böyle ise bunları muhtelif insanlardan defalarca dinlerken arkadaşlarımı fazlaca romantik(aslında sevimli ve içten)bulduğum için kızmalıyım kendime. Ben aynı durumu yaşadığımda/yaşarsam hepsinden beter olacağımı da adım gibi biliyorum. İroniyse ironi :)

Ama bir dönem, yaş itibariyle etrafımdaki tüm üreme çağındaki eş, dost bir araya geldiğinde 'tekmeledi, tekmeledi!!','folik asit içilmeli mi, içilmemeli mi?' 'bizim oğlan güldü, baktı, a dedi, z dedi' muhabbetlerinden çok bunaldığımı itiraf etmeliyim. Sanki çocuktan önceki lisanlarını; ne konuşurduk, neye gülerdik hepten unutmuşlardı. Bana uzak sohbetler ediyor, anlamayı başaramadığım duygular paylaşıyorlardı ve ben kendimi yabancı hissediyordum. Bu yeni dünyaya gelen sevimli küçük insanlar kırk yıllık dostlarımla arama girmişlerdi adeta :)

Süslenmiş hastane doğum odalarından,üzerinde 'it is a boy' , 'it is a girl' yazan balonlardan, ikram edilen boyalı 'cookie' lerden de nefret ettim. İtirafsa itiraf :)

Ama bugünlerde anlıyorum ki; bu anne, baba olma durumu gerçekten farklı ve bir kere küçük bir insan meydana getirince değişiyor, dönüşüyor kişi. Bebekle ilk kez selamlaşıp ' baban ve ben ne olursa olsun seni herşeyden koruyacağız' dediğin andan itibaren bambaşkalaşıyorsun. Garip güçlerle donanıyorsun adeta.

Ben bu sene tüm bu duygularla annemin ve senin anneler gününü kutladım Ayşecim, duydun mu?

Hepinizi çok özledim..

Hasret ve uzun uzun yollar ne zor..

20 Mart 2010 Cumartesi


Kırmızı biberlerin arasından görece daha normal boyutlarda, doğala yakın olanlarından dört tane; kabaklardan annemle küçükken gittiğim pazar alışverişlerinden aklıma kazınmış bilgi kırıntılarının mihmandarlığında, açık yeşil ,orta boy iki tane alıp manava uzattım. Esnafın en kalenderi bu adamın sayıyla alınan sebzenin parasızlıktan, hesaplılıktan falan değil düpedüz yanlızlıktan olduğunu anladığını bakışlarından okudum. Bana üzgün gözlerle baktı. Haksız da sayılmaz. Yalnızlık insana bazı nimetler sunarken, bedelini yalnız yediğin yemeklerin boğazına düğümlenmesiyle ödetiyor zaman zaman.

Evdeki soğanlardan bir orta boy rastgele alındı ve yeni gelen kırmızı biberler ve kabaklarla birlikte yıkanıp doğrandı. Hepsi birden sızma gezdirilmiş tavada yerlerini aldı. Orta harlı ateşte bir o yana bir bu yana, tahta kaşık eşliğinde salınırken tepelerinden soya sosu yağdırıldı. Köri ve çam fıstığı sepelendi. Mutfakda oluşan koku o kadar cazipti ki öyle fazla ılınmasını falan beklemeden tabağa koydum, yanına bir kadeh kırmızı şarap.

O anda birden bire 'O' dedim 'kesin bayılırdı bu yemeğe'

Gerisini biliyorsun..Sensiz boğazımdan geçmedi..

Yemek de heba oldu, ben de..

19 Mart 2010 Cuma


Gözlerinden akan geçmiş zamanı avuçlarında biriktirdi. Bakır bir kaba koyup üzerini beyaz bir patiskayla kapattı. Günlerce bakır kapta dinlenmede kaldı geçmiş zaman. Gündüzleri güneş vurdu üzerine, geceleri ay şavkıdı. Ara ara tekir kedi gelip merakla kokladı. Zaman el verdikçe tortularını dibe bıraktı, arındı.

Birgün 'tamam' dedi kadın 'artık zamanıdır' . Kabın yüzeyindeki; neşeli, oyunbaz ama dingin, gümüşi zamanı alıp usulca göz pınarlarından yerine doldurdu.

Kalktı.

Islık çalarak iki yanı meşeli, güneşli sokakda yürümeye başladı.

Kendi farkında değildi ama meşe ağaçlarının hepsi gülümsediğini gördü.

18 Mart 2010 Perşembe

Tavuk Suyu Çorba


Bahar güneşinin taze ışıkları üzerimizde, içtiğimiz tavuk suyu çorbanın tadı zihnime kazındı. Bundan sonra sen yanımda olsan da , olmasan da ; oyuncu hafıza zaman zaman önüme en canlı haliyle serecek bu anı ve gülümseyeceğim. Çünkü etrafımız alev alev yanarken yaşadığımız o kısacık soluklanma anında eni konu mutluyduk, değil mi??
Ah be canım!

Bakış


Bir zaman ayarlayalım; sen, bana usul usul bak.

Terazi


Terazide, seni tüketip bitirmenin korkusu, daha fazlasını istemekten ağır çekiyor. Bu kadarıyla yetinmemin müsebbibi terazidir.

17 Mart 2010 Çarşamba

Mavimsi


Ben, sendeki mavide sağaldım. Sen bendeki hangi renktesin?

Lodos


Görüntün göz kapaklarımın altına kazınmış, gözlerimi her kapattığımda seni görüyorum. Biliyorum ki her gözümü açtığımda birbirimizi göreceğiz. Gerçekten görmeyeceğiz ama göreceğiz. Ben mavide, sen kimbilir neyde?

Lodos koktuğunu daha önce söyleyen oldu mu?
Ah be canım !

11 Mart 2010 Perşembe

Taş ve Adam


Biz gündüz gecenin takipçisidir diye bilirdik. Öyle değilmiş. Bazı gecenin mürekkebi gündüzü boyar, ışığı tutsak edermiş meğer.

Biz çiçek dalından kopunca canı yanmaz diye bilirdik. Öyle değilmiş. Akan özsuyu çiçeğin gözünden gelirmiş meğer.

Biz her cismi olanı adam sanırdık. Öyle değilmiş. Kiminin suretinden okunurmuş kalbinin taşı meğer.
Alında birkaç çizgi gerekirmiş görmek için adamı ve taşı.
Ekseriyetle taşı.

19 Şubat 2010 Cuma

Pantolon


Sen ve ben, kısaltılmaya verilmiş bir pantolonun iki paçası gibiydik. Terzinin, ustalığına güvenip makası kumaşa gelişigüzel vurduğu, ne yaparsan yap üst üste gelmeyen iki farklı boylarda paça. Hazindir, kırk yıllık makas ustasının ilk hatasıydık. Ne kadar çekiştirildiyse hizzaya gelmedi ,ne kadar uğraşılsa ütü tutmadı bu pantolon. Şimdi nerede olduğunu bilen ve merak eden yok.

Anthony Jackson'ı Merak Etmek


Anlatacağım şehrin meşhur caz festivalinin sonlarına doğru yakalanmış bir konser akşamı. Sahnede olan Fahir Atakoğlu Trio. Ben, yaklaşık iki saat süren konserde sanırım koltuktan önce hafifçae yükseldim sonra kanatlandım. Gözünü kapatıp hissettiğinin gerçekliğini kim inkar edebilir, uçtum işte. Piyanist, siyah gözalıcı piyanosuyla kah dans ediyor, kah kavga ediyor, kah narin bedenini okşuyordu. Tutkulu bir aşkın içindeydiler. Bu aşk müzikle bedenlendi ve ben onu gördüm. Notalar elektrik tellerine dizilmiş kuşlar gibiydi, kuşlar hep bir ağızdan şarkı söylemedeydi ve ben onları da gördüm. Salonda o kadar çok duygu vardı ki pencereleri olsa sıcakla buğulanacak ve oluşan damlalar gözyaşı gibi akacaktı.




Dünyanın üç ayrı yerinden bir araya müzik yapmak için gelmiş üç insan, konuşarak değil ritimlerle anlaşıyor. Çoklukla Atakoğlu şarkının adını değil ritmini mırıldanıyor ve başlıyorlar çalmaya. İnsan karşı konulmaz bir şekilde merak ediyor Antony Jackson’ı. Kimdir bu adam? Kahvaltıda mesela ne yer? ‘Blacksea’ çalarken mesela nasıl bizdenmiş gibi müziği yaşıyor ve hissediyor? ‘Beyoğlu’ çalarken, ‘Galata’ çalarken nasıl en İstanbulludan çok İstanbullu olabiliyor?




Dün akşam ben onları dinlerken en derinden inandığım fikre yeniden en derin muhabbetle sarıldım. İnsanı insandan ayıran o kul uydurması, deli saçması pek çok düşünce müsvettesi ne kadar da hastalıklı, bir kez daha anladım..”El Negro” Hernandez’in seyirciyle göz teması kurup inceden flörtleşmesini gördükçe ‘işte’ dedim ‘insan her yerde hep insan’

10 Şubat 2010 Çarşamba

Gözdeki benek üzerine bir diyalog


Tüy gibi hafifdi, varlığını dayatmayı seçmedi hiç

dedi adam,

Gözünün elasında üç kahverengi benek vardı

dedi kadın,

Güldüğünde bir kuş uçardı

dedi adam,

Beneklerden biri bendim

dedi kadın,

Beneklerden ikisi ?

dedi adam,

Bilmem...

dedi kadın,

Elimin yeri saçının buklesiydi

dedi adam,

Başıyla omuzunun birleştiği yer alnımındı

dedi kadın,

Beni bıraktı

dedi adam,

Onu bıraktım

dedi kadın.









5 Şubat 2010 Cuma

Sessizlik



Türlü türlüdür..


Etine binbir diken gibi batan zehirli, mutsuz sessizlikler vardır; yaşadığın anları kızağa çeken, her saniyesini ömründen sinsice çalan. Olmayacak birisiyle oldurmaya çalışmanın en güzel kanıtıdır, gözüne sokar bu gerçeği. Görmek istemezsin önce, neşesiz sessizlikleri şenlendirmeye çalışırsın umutsuzca, lakin bir, bir duvara çarpıp geri döner tüm çabaların. Anlarsın sonunda; ya kalırsın ve yavaş yavaş zehirlenirsin ya da çekip gidersin.


Huzur veren ılık sessizlikler vardır: pamuklarla çepeçevre sarmalanmış hissiyle tatlı bir rehavete yuvarlanmaktır. Eylemsizliğin getirdiği derinlemesine bir dinginlik içinde; çabalama, beklenti, hayal kırıklığı barındırmayan bir kendini bırakıştır. Sessizlik yoldaşınla, hiçbir nahoşluk hissetmeden susabilmek, su gibi akıp gitmek mutlu olduğunun kanıtıdır. Akıp giden su, sana doğru yerde olduğunu fısıldar. Çünkü ait olduğun bu yerde susmak, soluklanmak; sese ve gülüşe verilen kısa bir istirahat molasıdır.











22 Ocak 2010 Cuma

Ahtapot


Hayata bir ahtapotmuşçasına sarıldığım halde nasıl bazı bazı böyle durgun, isteksiz, esrik günler geçirebildiğimi anlayamiyorum. Öfkeleniyorum , silkinip günü bir kulağından yakalamak için zorluyorum kendimi. Zorlandıkça yemek yiyemeyen çocuklar gibi büsbütün mühürleniyorum. Durmamak, yavaşlamaktan korkmak genlerimizde mi kayıtlı? Toprağın nadasa bırakıldığı gibi, hatta hayvanın kış uykusu gibi ; insanın da soluklanmaya ihtiyacı var oysa ki. Beşer denen, kendini makinalaştırmaya çalışan mahluk her daim deparda koşabileceğini sanıyor ama nafile… Birkaç turdan sonra süreklilik kazanma olasılığı yüksek, rölantide hayatlar başlıyor. Çözümü basit: yaşam enerjisi ile şarj olmak için, arada bir, hiçbir şey yapmadan sadece durmalı…İç rahatlığıyla…

21 Ocak 2010 Perşembe

Mutluluk Menekşe Rengi


Gözlerinde tüm özlemlerimin karbon kopyasını gördüm. Sen bana baktıkça hepsi gözlerimde yansıdı ve bir bir gerçeğe dönüştü. Her akşam menekşelenen gökyüzüne baktım, teşekkür ettim. Sesim alaca havada yankılandı, bir esintiye takıldı ve sana geldi. Gözlerin menekşelendi; gökyüzüne baktın, bana baktın, gülümsedin.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Rüyamsı Gerçekler, Gerçeğimsi Rüyalar


Uyanır uyanmaz göğsüne bir kelebek gibi konuveren yaşama sevincini ürkütüp kaçırmamak için, gölgeden bile yavaş hareketlerle pencerenin yanına gitti, usulca perdeleri açtı. İçeri güneş ışığı yağdı bir anda, gözleri kamaştı. Nicedir böyle bir sabaha uyanmadığını fark etti; içinden taşıp, odayı, evi hatta bahçeyi bile kaplayan huzur ve mutluluk duygusunun birdenbireliğine şaşırdı. Kapı önünü mesken edinmiş tembel tekir kedi rehavetle gerindi ve rüyalı bir uykuya daldı. Bir ara uyandı, kafasını kaldırdı, tek gözünü açıp penceredeki kıza baktı ama göremedi. Çünkü kız bu sabahı rüya sandı ve kaldığı yerden uykuya daldı.

19 Ocak 2010 Salı

Şaşkınlık İtirafnamesi


Kalbinin bir yarısı diğeriyle savaşıyor. İkisi de beni sevmek isterken bu hak senin tarafından sadece birine verilmiş çünkü. Emirleri senden almak zorunda olduklarından bir türlü sulh sağlanmıyor aralarında. Seven taraf cenk etmekten yorgun, aşkın tadına varamıyor; sevme izni verilmeyen taraf hem sevgisiz hem savaşçı. Sen bu huzursuz kalbi zapt edemiyorsun, şaşkınsın. Ben kalbimi yarıya bölmeyi bilmiyorum, şaşkınım.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bilinmez Şehir


Puslu, yağmurlu bir akşam, saat yedi suları, aşina olmadığım bir şehrin, aşina olmadığım bir sokağında yürüyorum. Yağmur sularının aktığı, şehrin ışıklarının pırıl, pırıl yansıyıp adeta sürrealist tablolar çizdiği sokaklarda öbek öbek ilerleyen insanların telaşı ironik bir şekilde bana huzur vermekte. Bir amaca yönelik devinimler ve bu kendinden emin ritim bana başıboşluğumu unutturuyor. Eni konu mutluyum aslında ve büsbütün amaçsız da sayılmam.


Geçen yıllar içinde kalbimin etrafını kat kat örüp kapladım.’Bu marazi hassasiyetten kurtulamazsın çünkü insan kendinden kurtulamaz. Sen kendini tam da bu halinle seviyor ve tanımlıyorsun, farkında değil misin?‘ dedi bir gün bir arkadaşım. İşittiklerimle sarsıldım, ensemden bir ağrı saplandı ve beni titretti. Bal gibi de farkındaydım huyumdan suyumdan ; gözümün gördüğü, kalbimin çarptığından; özümden kurtulamayacağımı. Kurtulmak da istemediğimi anladığım o andan önce bilinçsizce sonrasında ise bile bile ördüm ben bu katmanları.

Ne zaman ki kendimi esirgemek uğruna insanlardan, olaylardan bizatihi hayatın kendisinden kaçtığımı anladım, işte o an bir karar verdim. Hayatın nabzını kendi kalp atışlarımla uyumlayabilmek uğruna ördüğüm savunma kalkanlarını kalbimden tek tek sıyırmam gerekiyordu artık. Ancak o zaman gerçekten yeniden kendim olabilecek, yaşadığımı hissedebilecektim. Kulağımdaki uğultu, ağzımdaki kekremsi tad da giderdi belki.


İşte beni bu hiç bilmediğim, dilini anlamadığım ve konuşamadığım şehre getiren verdiğim karardır. Bu aslında bir nevi ruh karantinasıdır. Kimseyle konuşmadığım, kimsenin benimle konuşmadığı bu şehirde incinme olasılığım ne kadar ki ? Bu dinginlikte önce yıllarca biriktirdiğim yaraları sağaltıp sonra tek tek, titizlikle bu katmanları soymak ve kalbimi yeniden özgürleştirmek niyetindeyim.

Ama herşeye başlamadan önce şehrin şu en eski bistrosunda çok özlediğim mutluluğa ve kendime kadeh kaldırmalıyım.

Ey şarap, sevgili yol arkadaşım!

14 Ocak 2010 Perşembe

Kedisi Konuşan Kadın



Bazı insanlar görünmezdir; bizim İngilizce öğretmenimiz de öyleydi, görünmezdi. O zamanlar bana çok büyük gibi gelirdi ama yaşı bu yaşımdan ancak dört, beş yaş fazlaydı tahminimce. Kocasını birkaç yıl önce kaybetmiş, tuttuğu yasın ağırlığıyla hareketleri de yavaşlamış, tutuklaşmıştı sanki.

Gününe göre kül rengi ile yeşilimsi sarı renk arası değişen yüzünde ilk dikkat çeken göz altlarına oturmuş gri, mor halkalardı. Sanki mutsuzluk bu halkaların içlerini doldurmuş ve gözle görülen somut bir hal almıştı. Bu his o kadar kuvvetliydi ki, öğretmenimizin yüzünü görenlerde kaçıp gitme hissi uyanıyordu. Bulaşmasın diye bu mutsuzluk illeti kendilerine, hızla uzaklaşıyorlardı ondan.

Sıklıkla gelişigüzel ve telaşlı bir el alışkanlığı ile özensizce arkadan topladığı, omuzlarına kadar inen siyah saçları vardı. Siyah saç tellerine eklenen ilk beyaz, biraz da utanarak ne zaman çıkagelmişti? Hiç umursanmadığı için mi hızla diğerlerini çağırmıştı yanına? ‘Beni görünmez kılın’ diye niyetlenerek seçildiklerini düşündüren, hiç bir renk, hiç bir süs içermeyen, mecburen giyilen kıyafetleri vardı. Uzun bir süredir her şeyi mecburen yapıyor gibiydi zaten. Mecburen yemek yiyor, mecburen ders anlatıyor, mecburen soluk alıyor. Bu şekilde yaşamanın anlamsızlığını sorgulamaya dahi mecali yoktu sanki. O kadar yorgundu ki. Ve biz; öğrencileri, onca zaman içinde hocamızın güldüğünü hiç görmedik. Zaman, zaman muzip bir öğrencinin yaptığı şaka ile mesela, gözlerinde bir parıltı belirir ama hızlıca kaybolup, hüzünle yer değiştirirdi.

Öğretmenimiz bir gün, ingilizce kelimelerin, fiil çekimlerinin, okuma parçalarının arasında birdenbire ‘Benim kedim konuşuyor’ deyiverdi. Serin bir hava esti sınıfta. Normal şartlarda, içimizden biri böyle bir cümle kursaydı hali nice olurdu düşünmek bile istemiyorum.O yaşlarda birileriyle eğlenmek, dalga geçmek bir kısmımız için solumak kadar normal bir şeydiyse; kalanımız için de göz yummak ve müdahale etmemek aynı doğallıktaydı . Uzun lafın kısası, çok gençtik ve acımasızdık. Ama bir öğretmenin yüzüne karşı gülecek kadar densiz, dalga geçecek kadar da korkusuz değildik. O günden sonra hocamızın bu sözüyle yıllarca eğlendik, güldük.Ne zaman birkaçımız bir araya gelip eski günlerden dem vurmaya başlasak laf döner dolaşır meşhur ‘konuşan kedi’ ye gelirdi. Zavallı kadının ne kaçıklığı kaldı, ne çılgınlığı. Bu cümle dışında hiçbir anormal davranış belirtisi göstermemiş, kendi halinde, sessiz sakin bu kadına bir daha normal gözüyle bakmadık, bakamadık.

Halbuki yalnızlık öyle acayip bir durum ki; azı yaşamak için bir gereksinim ama sürekliliği pek zor. Daimi yalnızlık durumu, insanın iletişim içinde olduğu insanlar olsa da bir evin içinde tek başına yaşama hali aslında. En azından çekilmez olan formu bu belki de. Hani şöyle gürültü patırtıdan bunalıp, ‘ evde kimse olmasa, elimde bir kitapla koltuğa gömülsem’ tarzı bir yalnızlık değil mesela çünkü istenilerek ve seçilerek yaşanmıyor hüzünlü yalnızlıklar. İnsanoğlunun mizacına ters zorunlu bir dayatma var bu durumda. Üstelik aktif çabayla mevcut durum değiştirilemiyorsa kendini mahkum gibi hissediyor bu insanlar.

Hayatının çok uzun bir kısmını yalnız yaşamış olanlar telefon sesini çok severler, yanlış açılmış bile olsa konuşmuşlardır ya o gün birileriyle, daha ne olsun. Ziyarete gelen bir eski arkadaş, uzak bir akraba günlerce kutlanacak bir bayram havası yaratır. Alışverişlerde mahalle esnafı ile edilen sohbet haftanın en önemli olayı olur bazı bazı. Ayaküstü sohbetlerle yalnız ruhunu yatıştırma çabasıdır tüm bunlar. Yalnızlık had safhaya ulaştığında kendi kendine konuşmaya başlar insanlar. Kendi kendileriyle yaptıkları bitmeyen bir monoloğa dönüşür hayatları. Kediyle, köpekle, çiçeklerle konuşmak nedir ki, duvarlarlarla konuşturur koyu yalnızlıklar.

Düşünmek ve anlamak için zamanımız yoktu. Bir insanı bir cümleyle mahkum etmiştik. Çok gençtik, acımasızdık.



Bir Fotoğrafa Güzelleme


Ben o gün Galata kulesinden İstanbul'u seyrettim. Ağır bir aralık günü gözlerimin gördüğü sereserpe bir İstanbul'du ama aklım altıyüz yaşında ki bu kocaman kızın, heybetli ve fütursuz Eyfel kulesi ile aşkındaydı. Bedri Rahmi'den duymuştum aşık olduklarını. Aslında ayrılık havadisleri daha tez duyulur, dillendirilmeleri mutsuz hayatların panzehiridir, en kuvvetlisinden. Mutsuzluk içinde çırpınan ve bir aralık bulup akamayan bunalmış kalpler başkalarının mutsuzluğu ile bir bardak serin su içmiş gibi ferahlar, huzur bulur, yatışırlar. Ötekinin mutsuzluğu üzerinden edinilen bu geçici afyonlanma hali vicdanlara bir parça ağır gelse de olsun, sonuçta baldıran zehirlerini kalplerine akıtanlar düşünsün o kadarını da.

Eyfel ve Galata birbirlerinden epeyce uzakta her gün pek çok kişiyi içlerinde konuk eder. Bu insanlar uzun kuyruklara girer, sabırla ,sıkılmadan bekler. İlle de en tepeye çıkılacak ve şehre şöyle bir tepeden bakılacak. Tepeden bakmaya bu eğilim, insanoğlu ve kızlarının hakim olma içgüdüsünden mi gelir yoksa kişinin herkese ve her şeye kuşbakışı bakma yoluyla verimsiz bir büyüklenme mücadelesi midir? E şehirler de şehir ama. İnsanı ilk selamlamada belinden kavrayıveren, başını dumanlayan bu şehirlerde soluk aldığın her saniye evrildiğini; yakanı bir daha asla bırakmayacak marazi bir aşkın, kalbinin kanamaya en meyilli yerine mevzilendiğini hissedersin. İş işten geçmiş, macera başlamıştır artık. Sen terk ettiğin an şehir sadece senin bedenini çekmeye meyilli kocaman bir mıknatıs olur çıkar. Aşık olduğun şehir bir ömür çağıracaktır seni artık. Topluiğnenin mıknatısa direndiği nerede görülmüş. Sen de elbette direnemiyeceksin.

Kıstasları ve kıyaslamaları da peşinen reddetmişlerdir. Paris mi, İstanbul mu? İstanbul mu, Paris mi? Ne beyhude bir cevap arayışı. Halbuki bazı soruların cevabı yoktur, şehirler bunu çoktan öğrenmiştir. Bizim aşık kuleler hergün yüzlerce sevgiliyi karşılar. Paris’de bir kadın sevgilisine sarılmaktadır, Eyfel’in içi cız eder. İstanbul’da bir adam sevgilisinin soğuktan buza kesmiş ellerini ısıtmaktadır, Galata kulesi içinin soğuğundan ürperir. 400 yıl beklemiştir Eyfel’i, dile kolay. Hezarfen Ahmet Çelebi de yoktur ki artık, uçup mektup götürsün Eyfel’e. Martılarla haberleşir, lodosla sarılır, yağmurlarla öpüşürler.

Kavuşmak… mümkün müdür?